Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu:zeytin18
Eser sıra no:100219.09


HER ŞEYE RAĞMEN

Her insanın dili, dini, ırkı ne olursa olsun dünyaya geldiği yer onun için su kadar hayati, güzel ve kıymetlidir. Çünkü ciğerlerine, ilk oranın havasını çeker, topraklarından gelen ürünlerden ilk sütünü içer, ilk yemeğini yer. Kısacası damarlarında o toprakların havası ve kanı dolaşır. Her nerede olursa olsun hep oraya bir özlem, bir sevgi vardır.

Türkiye coğrafyası da benim damarlarımda dolaşan kanın kaynağıdır. Ben bu ülkenin en doğusunda yani Hakkâri’ de doğdum. İlk oranın havasını soludum. Sümbül Dağı’nın ve Zap Suyu’nun güzellikleri cennete, soğuğu, geçit vermezliği, çilesi ise cehenneme benziyordu. İlk yemeğimi orada yedim. Çok geçmeden annemin ve babamın tayini nedeniyle memleketimiz olan Düzce’ ye geldim. Burası da cennetin farklı bir köşesiydi. Yeşilliği, düzlüğü, çimenleri ağaçları her şeyi cennetten bir parçaydı. Bir de rutubetten kaynaklanan, insanın dünyasını cehenneme çeviren hastalıkları olmasa!

Benim ülkem öyle bir ülke ki güneyinde muz, mandalina, portakal; kuzeyinde fındık, mısır, tütün, pancar; batısında zeytin, ayçiçeği, ipek; doğusunda mercimek, pamuk, fıstık denilen cennet meyveleriyle süslü bir ülkedir. Meyveleri, sebzeleri çeşit çeşittir. Kaplıcaları, tatlı su kaynakları, tarihi ve doğal güzellikleriyle eşsiz bir ülkedir. O, Doğusunda hayatı cehenneme çeviren zemheri kışı, çığı ve acı çığlığı; güneyinde parıltılı kumsallarıyla dünyayı ağırlayan mavi koylarıyla rüyalar yaşatan, dört mevsim bir arada görülen eşsiz bir cennet parçasıdır. Benim ülkem Asya ile Avrupa’ nın köprüsü, kültür beşiğidir. Her milletten, her ırktan, her dinden insanın huzur içinde yaşamaya çalıştığı bir yuvadır. İnsanları da bir başkadır benim memleketimin: yardımsever, konuksever, çalışkan ve en az yetişen meyveler kadar renkli…

Ben ülkemde yetişen tavuğun yumurtasını yiyerek, ineklerinin sütünü içerek, balını ekmeğime sürerek büyüdüm. Ben, bu toprakların suyunu içtim. Bu topraklarda çamurla oynadım, kumdan kaleler yaptım, ovalarında uçurtmalar uçurdum. Fatihle İstanbul’u fethettim; Alparslanla Anadolu’nun kapılarını Türk’lere açtım. Mum ışığından, gaz lambası ve fenere, oradan lüküs ışığına ve sonunda elektriğe ulaştım. Ben bu topraklarda Artemis, Kibele gibi tanrıçalardan ilham aldım; Gılgamış, Dede Korkut, Battalgazi destanlarından kahramanlıkla doldum.

Bu kadar güzel bir ülkede doğduğum için çok şanslıyım. Ama bunu atalarıma borçlu olduğumu da biliyorum. Atalarım bu topraklar için canını vermiş, kanlarıyla bu toprakları sulamış, bu topraklara sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü ekmiş, dünyaya, insanlara insanlık değerlerini aşılamıştır. Bu mücadeleye tanık olan, bunları kaleme alan yazarlarımız, şairlerimiz olmasa bize kim öğretecekti bunları? Onların öyle bir memleket sevgisi varmış ki canlarını bile hiçe saymışlar, hiç kimseden bir karşılık beklememişler. Zaten sevgide ve iyilikte karşılık beklenmez. Ben ise bundan sonra kan dökülmemesi için alın terimi, emeğimi dökeceğim bu topraklara.

Peki, ben neden ülkemi seviyorum? Çünkü ben bu topraklara aidim. İlk sevdiğim insanlar bu topraklarda, en sevdiğim yemek burada. Ama ülkem sorunsuz, dört dörtlük bir ülke demiyorum. Elbette her güzelliğin arkasında bir çirkinlik, zorluk vardır. Evet, mükemmel değil ama çözülmeyecek kadar büyük problemler de yok. Biz Türk milleti her şeyin üstesinden gelebiliriz. Ülkesini seven, ülkesi için dağları bile delmeyi göze alan bir millet ile çözülemeyecek problem yoktur. Yeter ki Ferhat olmasını bilelim ve Mecnun gibi Leyla’yı sevelim.

Her gülde bir diken, her yolda bir çukur, her hedefte bir engel olduğu gibi ülkesini sevenler kadar sevmeyenler de olacaktır. Bunu kendi vücudumuz olarak düşünürsek; vücudumuza bir mikrop giriyor ve hasta oluyoruz. “ Aman hasta olduk, biz bu vücudu terk edelim.” mi diyoruz? Ya da işimizde başarısız olduk. “ Ben şu profesörün vücuduna geçeyim de iş yerimi kurtarayım.” mı diyoruz? Tabii ki hayır. Bazen böyle bir şeyin olmasını istesek de bunun olması mümkün değildir. O halde; bu ülkenin ekonomisi iyi değil, halkın üçte biri açlık sınırında yaşıyor, doğudaki problem yıllardır çözülemiyor, sınav sistemi her sene değişiyor diye bu memleketi terk mi edeceğiz? Tamam, terk edelim. Başka bir ülkeye gidelim. En sevdiğimiz insanlar, meyveler, sebzeler buradayken; başka bir yerde rahat edebilecek miyiz? Oraya, oranın kültürüne, alışkanlıklarına, toplum kurallarına alışabilecek miyiz? Hadi bunu da başarabildik varsayalım. İçimizde bir burukluk, bir özlem olmayacak mı? Biz her ne kadar başka yerlerde olsak da hep aynı yeri düşünmeyecek miyiz? Mesela, bir çocuk ilk oynadığı ve en sevdiği oyuncağını kaybediyor. Onu her yerde arıyor ama bir türlü bulamıyor. Annesi benzerlerini hatta aynısını alıyor ona. Ama hiçbiri en sevdiği oyuncağının yerini tutmuyor. Çünkü o çocuk, ilk o oyuncakla oynamıştı. Ayrıca gittiğimiz yerde hiç mi sorun olmayacak? Bizim ülkemizin midesi rahatsızsa, gittiğimiz yerin böbreği ağrıyor olacak.

Kısacası biz bu topraklarla bir bütünüz. Ayrılmaz bir bütün. Birbirine gerçek sevgiyle bağlanan bir bütün… Güzellikleriyle çirkinlikleriyle, doğrusuyla yanlışıyla, her koşulda ve her zaman bu memleket bizim. Memleketimizi Mecnun gibi Leyla gibi seviyoruz ve diyoruz ki: “ Gülü seven dikenine katlanır.”.


önceki eser / sonraki eser