Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu:yeşil tükenmez20
Eser sıra no:100219.19


YÜREĞİN VATANI

Kirli panjurlarını, eksik kaldırım taşlarını ve o eksik kaldırım taşlarında oturan eksik dişli dilenciyi seviyoruz. Metal mezarlığına gönderilmeden önceki son seferiymiş gibi yolda ağır ve heybetli ilerleyen ESHOT otobüslerini de seviyoruz. Durun bakın, hatta, otobüs duraklarının yanında üç tekerlekli arabasında şambali satan tatlıcıyı bile seviyoruz. Yetmedi mi? Hangimiz maaşını yeni çekmiş başörtülü emekli teyzelerin küçücük kalmış bedenlerini kaplayan kocaman mantoları altında, kol kola girip telaşla yürüyüşüne içtenlikle gülümsemiyoruz? Hangimiz sabahları otobüste ödev yetiştirmeye çalışan liseli genci, sanki kendi geçmişimizi görür gibi yakınlıkla izlemiyoruz? Hangimiz sahildeki balıkçıların bir gün artık sahile gelmemesi ihtimalini korkuyla kurmadık kafamızda bir kez olsun? Hangimiz daha burnunu bile silmeyi beceremediği dönemlerde dükkânındaki karper peynirleri ve süt şişeleri arasından altın çikolata çaldığımız, gününü tozlu bakkalında TRT dinleyerek geçiren o bakkal amcayı sevmiyor? Hangimiz geçen gelin arabasını o hiç tanımadığı gelin ve damada içinden ömür boyu mutluluk dileyerek selamlamıyor? Ya da hangimiz içlerinden birini askere uğurlayan genç erkeklere bakıp hepsinin sağ salim annelerine kavuşması için dua etmiyor?

Eminim ki hepimiz bu saydığım şeylerin en az birini en az bir kere yaptık ya da düşündük! Elde olmadan, bir çeşit içgüdü gibi yapıyoruz bunları. Seviyoruz çünkü ya da bir şekilde kendimize ait hissediyoruz. Evet, kabul edelim hepimiz; bu hislere, bu anılara, bu geleneklere aidiz. Eline bir fırsat geçse saniyesinde bu cehennemden kaçacağını düşünenlerimiz bile, ölümden sonra gideceğimiz bir cennet varsa orada Türkçe konuşulacağını ve mercimek çorbası içileceğini düşünmektedir.

Garip ve anlatılamaz bir biçimde bu “yalnız ve güzel” ülkeye tutkuyla bağlıyız çünkü. Elinden şekeri alınmış, dayak yemiş, ağlayan bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat ve merhametle seviyoruz vatanımızı. Özlemle seviyoruz, korkuyla, gururla seviyoruz. Bir babanın bir şeyleri her daim yanlış yaptığı için –ya da babaya öyle göründüğü için- sürekli azarladığı oğlunun başını çocuk uyuduktan sonra okşaması gibi, şımarmasın diye gizli gizli seviyoruz hepimiz işte. Doğruyu yanlışı, haklıyı haksızı umursamadan hiçbir zaman eleştirmekten vazgeçmeyerek seviyoruz.

Belki bir çeşit aidiyet duygusu, bir çeşit bağımlılık ya da damarlarımızdaki kanda gezen bir tür zehir. Yalnızca Fransız Devrimi’nde yayılan kardeşlik fikriyle açıklanamayacak kadar karmaşık ve basit bir durum.

Hiç kimse alınmasın, hiç kimse kendini ayrı sanmasın, bu hususta hepimiz aynıyız çünkü. Evde sürekli kardeşiyle kavga eden ama sokakta kardeşine bulaşanları hiç düşünmeden döven ağabey gibiyiz. “ Bir kalem bile üretemiyoruz! Şu kadar Ermeni bilmem ne kadar Kürt öldürdük! Tembeliz, para kazanmayı bilmiyoruz! Zalime oy verdiğimiz için zulmü hak ediyoruz; ama o kadar alışmışız ki güdülmeye, zulmedenleri yalnızca hüzün ve korkuyla alkışlıyoruz! Kitap okumuyoruz, geri kafalıyız…” . Bunlar kendi kendimize ettiğimiz hakaretler ve yönelttiğimiz suçlamaların ya da iftiraların yalnızca bir kısmı. Ancak bu kötü eleştirilerden biri bir yabancı tarafından söylenince tek nefes halinde o fikri çürütünceye kadar savaşıyoruz.
Bu vatanın ruhuna öyle bir bürünmüş ki yüreklerimiz, ne kadar uzağa gidersek gidelim buraya ait kokuları, tatları, duyguları beraberimizde götürüyoruz.

Tanık olduğum bir olayı aktaracağım size. Londra’nın göbeğinde kırk bin kişilik bir stadyum vardır ve o stadyumun etrafında o akşamki konser için toplanmış %99’u İngiliz binlerce insan. Kalabalığın içinde biri aniden fenalaşır. Durumu fark eden üç kişi ellerinde su şişeleri ve kolonyalı mendillerle bayılan kişinin yanına yardıma koşar. Bu sırada diğer herkes yerde yatan kızdan uzaklaşıp durumu izlemektedir. O yardıma koşan üç kişiye dönecek olursak, biri İzmir’den seyahat için İngiltere’ye gelen bir lise öğrencisi, diğeri Türkiye’nin Londra Başkonsolosluğu’nda çalışan orta yaşlı bir diplomat, üçüncüsü ise orada bir fabrikada çalışan Kayserili bir işçi. Bu, kendi ülkemize ait duygu ve davranışları, nerede ve ne konumda olursak olalım taşıdığımızın ve aidiyetimizden kaynaklanan bağlılığımızın en güzel örneği değil mi?

Korkarım bu ülkenin ve bu ülke vatandaşlarının yürekleri ve zihinleri arasında özel imgelerle sağlanan bir iletişim var. Bir şekilde sağcısıyla, solcusuyla, Türk’üyle, Kürt’üyle, Rum’uyla, Süryani’si, Musevi’siyle birbirimizi anlıyoruz. Nefret ediyor gibi görünüyoruz belki; ama hepimiz havasını soluduğumuz cennet de olsa cehennem de, bu ülkenin çocuklarıyız ve sırf bu yüzden işte gizliden gizliye seviyoruz birbirimizi.

Savaşı gördük, ölümü gördük, acıyı, sefaleti, gözyaşını gördük. Açız belki çoğumuz hâlâ, cahiliz, hâlâ karlı dağlar arasındaki kerpiç köylerde tezek yakarak ısınan ya da hâlâ mayınla çevrili sınır kasabalarında yaşamı kovalayan kardeşlerimiz var. Ama öyle bir şey ki bu kendi sevgimizle ördüğümüz mayınlı, tezekli, kanlı yollar üzerinde yürümeyi seviyoruz. Başka bir ülkenin tertemiz caddelerinde yürümektense, kendi sokaklarımızda, kendi pisliklerimize bata çıka ilerlemeyi tercih ediyoruz.

Bu yüzden diyorum işte, kendi sevgimize, kendi geleneklerimize, kendi duygularımıza tutsağız biz diye. En pahalı Fransız parfümünden daha özeldir benim için yaşlı bir köylü teyzenin odun ateşinde pişirdiği tarhana çorbasının kokusu. En şık İtalyan ayakkabısından daha çok şey söyler doğunun karlı yollarında plastik pabuçlarıyla koşturan eksik dişli güzel gözlü çocuklar. Anadolu’nun ücra bir köşesindeki bir lahmacuncuyu tercih ederim ben New York’un en pahalı et restoranında bir yemeğe. Yalnız benim için değil bu böyle. İnkâr etmeyin, biliyorum. Hepiniz için geçerli aynı şey. Hepiniz aslında batının hızlı arabalarına, yakışıklı aktörlerine, şık yemeklerine, çekici kadınlarına, baştan çıkarıcı defilelerine değil kendi yalnız, basit, saf ülkenizin insanının çocuk gözlerinin verdiği güvene ve manâya aşıksınız.

İtiraf edin yapılan darbeler ya da sözde soykırımlar değil sizin ilgilendiğiniz. İliğinizi kurutsa da verdiği acılar, yüreğinizin en derin yarası vatanınız. Hayat gibi hızlı değişen iktidarlara rağmen hiç değişmeyen ayağı çıplak, saçları kirli, tırnakları bakımsız, çirkin, güzel ve masum Anadolu insanına olan sevgimiz ve aidiyetimiz buna sebep. Yarın bir savaş çıksa, derdi için, tasası için, acısı için savaşırız yine bu başı dumanlı ülke için. Tuzu gözyaşından olsa bile denizlerimizi, denizlerimizin içindeki her bir taşı, üzerinde ot bitmeyen yağmura hasret kıraç topraklarımızı, sonsuz gibi gözüken ovalarımızda otlayan öküzlerimizi, kuzularımızı, çarpık çurpuk kentlerimizi, rüşvet alan ve almayı tüm memurlarına öneren cumhurbaşkanını, yosun kokan sokakları, zeytin ağaçlarını, geçit vermeyen karlı dağları, pamuk tarlalarını seviyoruz. Gözü yaşlı bir çocuğun başını okşar gibi merhametle, şefkatle, cesaretle ve iyisiyle, kötüsüyle seviyoruz bu eski toprağı. Bu topraktan geldik çünkü biz, kalbimizde bu eski toprağı taşıyoruz ve bu toprağa eriyoruz oyunun sonunda, hepimiz onun bir parçasıyız aslında…


önceki eser / sonraki eser