Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu:tavşan62
Eser sıra no:100220.01


MEMLEKETİM!

Bir annenin, derslerinde başarısız olduğu ya da bazı hatalar yaptığı için çocuğunu sevmediği görülmüş müdür? Tam tersine, annenin çocuğuna olan sevgisi o kadar büyüktür ki onun hatalarını düzeltmek, onu başarısızlıklardan korumak ve onu daha iyi bir birey haline getirmek annenin hayatının başlıca amacı olur. Bilinçli bir vatandaşın ülkesiyle ilişkisinin de temelinde böyle bir bağlılık, sonsuz sevgi ve sorumluluk yatar. Bilinçli vatandaş da aynı bir annenin çocuğuna olduğu gibi ülkesine derinden bağlıdır ve onu tüm kalbiyle sever. Ülkesinin geleceği için onu yönetecek temsilcileri en doğru şekilde seçmeye çalışır; ama temsilcilerini seçtikten sonra da takibi bırakmaz. Ülkesinin güvenliğini tehlikeye atacak, onu geriletecek kararlar alındığını düşünüyorsa bu ülkenin vatandaşı olarak harekete geçer. Bir savaş halinde, yani onu bizzat korumak gerekirse de ülkesi için canını seve seve verecek bir asker olur. Aynı zamanda vatandaş, ülkesi iyi ya da kötü bir durumda olsun onu geliştirmek ya da söz konusu sıkıntıdan kurtarmak için gece gündüz azimle çalışır. Bu çabalara rağmen her yanlış, her problem düzeltilemez. Her ülkenin veya milletin kusurları vardır; hiçbiri mükemmel değildir; ama bu, vatandaşın ülkesini sahiplenmeyeceği anlamına gelmez. Bir anne için çocuğu iyi de olsa kötü de olsa nasıl canından bir parçaysa ve ona aidiyet duygusu ile bağlıysa, bir kişi için de ülkesi aynıdır. Bu yüzden onu iyisiyle kötüsüyle kabul eder ve onu koşulsuz bir sevgiyle sahiplenir. Ne de olsa o ülke onundur, ona aittir.

İnsana kendi ülkesi her zaman daha cazip gelmez mi? Örneğin, dünyanın en güzel şehirlerini gezmiş olsan da yurt dışından döndüğünde, “Artık evimdeyim, artık yurdumdayım.” diye için mutlulukla dolmaz mı? Kendi evin, kendi işin, kendi ailen, kendi yurdunun insanları seni sevgiyle, içtenlikle karşılar ve bu ülkeye ait olduğunu hissettirirler. Uçaktan indiğin anda, kendi dilinin konuşulduğunu duyman, kendi kültürünün müziklerinin kulağına çalınması bile sende muazzam bir aidiyet duygusu uyandırır. Tatile gittiğin ülkelerde yollar tertemiz, binalar düzgün, yaşam alanı çok daha modern, hayat kalitesi yüksek; insanlar eğitimli, saygılı ve dürüst olsa da sen kendini oralara ait hissetmezsin; çünkü sen oraya yabancısındır. Senin ülkenin pis ve bozuk yollarını, çarpık kentleşmelerini, cahil ve saygısız insanlarını en gelişmiş ülkelerin sundukları güzelliklere, refaha tercih edersin; çünkü sen o ülkelerde kısa bir süreliğine misafirken ülkende kocaman bir hayat kurmuşsundur. Bu hayatta, hoşlandığın kadar hoşlanmadığın durumlar da yok değildir. Ülkende; kuyruklarda sıra kaynatanları, trafikte emniyet şeridine geçenleri, boş yere kavga çıkaranları ne kadar uyarsan da insanları eğitmenin ne kadar zor olduğunu içten içe bilirsin ve beraber yaşadığın eğitimsiz insanlarını da ülkenin bir gerçeği olduğu için sahiplenirsin. Öte yandan, az gelişmiş, üçüncü dünya ülkesi olan senin ülkendeki insanlar medeniyetten uzak olmasına rağmen gelişmiş ülkelerin tersine sıcakkanlı, misafirperver ve yardımseverdir. Gelişmiş ülkelerde insanlar çok daha bireysel yaşarken senin ülkenin insanları toplumsal değerlere paradan çok daha fazla değer verir. Örneğin, yolda bir araba kazası olmuşsa, hemen bir yığın insan yaralıya yardıma koşar. Misafirler her evde el üstünde tutulur, ev sahibinin azıcık yemeği de olsa misafiriyle paylaşır, onu mutlu etmeye çalışır. Ülkeni, onun iyi özellikleriyle gurur duyarak değiştiremediğin kötü özelliklerini de olduğu gibi kabul ederek sahiplenirsin. Ne de olsa sen o toplumun bir parçasısın, ona aitsin!

Kendi ülkesini terk etmek zorunda kalmış olanlar; eski hayatlarını, alışkanlıklarını, kültürlerini arkalarında bırakıp tamamıyla yabancı bir ülkeye yerleşince nasıl hissetmişlerdir sizce? 6-7 Eylül olayları nedeniyle memleketlerini terk edip Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Rum vatandaşlarımız için doğduğu topraklar mıdır vatanı, yoksa sadece aynı dini paylaşan çoğunluğun yaşadığı yabancı topraklar mıdır? Beraber top oynadığı, aynı berbere gittiği, ilk gençlik ateşini hissettiği, sırlarını paylaştığı Mehmet midir İstanbullu Niko’nun gerçek arkadaşı yoksa hiçbir ortak geçmişi paylaşmadığı, tamamen yabancı Atinalı Yorgo mudur? Kurallarını ve kuralsızlıklarını, iyisini ve kötüsünü, yolunu yordamını bildiği, ömrünün çoğunu havasını soluyup, suyunu içtiği, yokluğunu paylaşıp derdini dinlediği, aynı topraklarda yaşayanlar değil midir onun vatandaşı? Bugün Atina’nın ara sokaklarında kendi aralarında Türkçe konuşup, memleket havasını yaşamaya çalışan birçok insan var. Sahiplenecekleri bir geçmiş, bir ömür geçirdikleri toprak özlemiyle ne kendi memleketlerinde ne de kendilerine biçilmiş yeni memleketlerinde vatandaş gibi hissedecekler artık. Bu gerçekleri bile bile göç etmek ne kadar korkunç bir histir! Hayatlarını hem yeni baştan kuracaklardır hem de bir ömür boyu kendi ülkelerinde olmanın verdiği güven ve aidiyet duygusunu hissetmeden yaşayacaklardır. Yeni memleketleri, onların sadece sığındığı bir yer olarak kalacak, hiçbir zaman onların ait olduğu toprakların, kültürün yerini tutamayacaktır. “İstanbul’da olmak vardı şimdi, köprüde balık yemek, dolmuşa hadi gidelim demek” şarkı sözlerinin sahibi Ali Suavi de memleketinden koparılmıştır ve öyle güçlü bir bağdır ki bu, kilometrelerce uzakta olsa bile İstanbul’u şarkılarına konu edinmekten vazgeçememiştir. İstanbul benim için de böyle bir aşktır ve bu durumda insan memleketinden öyle kolay kolay vazgeçebilir mi?

Günümüzde, küreselleşmenin yol açtığı kültürel erozyon her ülkenin insanı için ayrı bir tarihin, sosyal ve kültürel farklılığın ve zenginliğin yok olmasına en büyük etkendir; ancak buna karşın toplumlar kendi değerlerine sahip çıkma içgüdüsüyle farklılıklarını yaşamak isterler. Örneğin, Amerikalılar kendi ülkelerinde yayımlanan, günlük olayları konu edinen bir “stand up”a saatlerce gülerken bir Türk olarak sen bu esprilerden hiç zevk almayabilirsin. Türklerin de bir Fenerbahçe-Galatasaray maçında yaşadığı coşkuyu hiçbir Amerikalı anlamaz; çünkü Amerikalı Türkiye’de yaşanan olayların bir parçası değildir. Ona yabancı olan bu toplumu güldüren, eğlendiren ya da üzen olaylara, orada yaşamadığı için vâkıf değildir. Onların bu ülkeyle ne sosyal ne de duygusal bir bağı vardır. Her insanın kendi ülkesi duygularına hitap eder. Çocukluk hatıralarının geçtiği, sevgilisinin ilk kez elini tuttuğu, kepini havaya fırlattığı, ilk kez parasını kazandığı yer kendi ülkesidir. Hayatının en önemli anlarını yaşadığı yer, daha iyi koşullara sahip olan ülkelerle karşılaştırıldığında bile her zaman daha üstündür. Dayımın çocukluğunun geçtiği kır çiftliğine dünyanın en lüks malikânesini eş tutmayacağı ya da benim babamla İstiklal’deki uzun ama bir o kadar da keyifli hafta sonu yürüyüşlerimizi hiçbir şeye değişmeyeceğim gibi… Bu yaşanmışlıklar, yerler, duygular ve günlük olaylar bizi ülkemize bağlar ve ona ait olduğumuzu bir kez daha hissettirir.

Benim ülkem deyince aklıma kocaman bir toprak parçası yerine; yaşadığım koşullar, içinde yaşadığım toplumun özellikleri, kültürel değerlerim, tarihim, sosyal hayatım, anılarım, duygularım geliyor. Her milletin farklı bir yaşamı olduğu için, yaşadıkları ülkeler herhangi bir toprak parçası olmaktan çıkar, her toplum üzerinde barınamaz. Yani insanlar, kendilerini ancak ülkelerinde bir toplumun, yaşamın parçası olarak hissederler ve o yüzden her şartta ülkelerini sahiplenirler. “Memleketim!” dediğin zamanki o duygu başka nasıl anlatılabilir ki?


önceki eser / sonraki eser