Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu: postmodernist17
Eser sıra no:100219.02


TABULARIN GÖLGESİNDEKİ TÜRKİYE

Doğruya-yanlışa, iyiye-kötüye karar verirken nelere dikkat etmeliyiz? Bu kavramları hangi süzgeçlerden geçirmeliyiz? Pek çok insanın yaptığı gibi Avrupa’yı mı örnek almalıyız? Fakat onların her yaptıkları doğru mu? Peki ya günümüz koşullarına göre mi olması gerekenleri aramalıyız, yoksa her zaman olması gerekenleri mi?

Günümüz koşullarını yaratan insansa ve eğer insanoğlunun yaptıkları hatalarla dolu ise Plâtoncu bir yaklaşım ile insan yaşamının nasıl olması gerektiğini temel olarak bu soruları yanıtlamalıyız. Yani hiçbir tabuyu kabul etmeyerek, kendi salt aklımızla eleştirmeliyiz. Ve Avrupa’ya gelince; Avrupa, hiçbir zaman olunması gerektiği gibi olmadı. Şimdilerde o temeli oturtmaya çalışıyor ve bu çok doğru. Ama atılacak her bir adımda, Avrupa’nın ne yapmış olduğuna bakmak, eğrisiyle-doğrusuyla kabul etmek çok yanlış. Şimdi bunları temel olarak, Türkiye’yi bir eleştiriye tabi tutalım.

Okuyan beyinlerin olgunluğuyla, okumayanların aciz tutumları, toplumunun genel hatlarını belirlemekte; farklı düşüncelerde olan insanların yaptıkları, olgun bireyler tarafından olağan karşılanırken, okumayan kişiler tarafından ayıp günah gibi tanımlamalar almakta ve bunlar kesinlikle hoş karşılanmamaktadır. Kitle iletişim araçları, sosyal bilimler ve fen bilimlerinin, halkın aklımda yer etmesini sağlamış, kültürel bilincin yerine oturmasına yardımcı olmuştur. Her ne kadar baskıcılığın sona erdiği söylense de, toplu kullanım yerleri olan okul, hasta hane gibi yerlerde, düşüncelerin rahatça söylenmesine hoş gözle bakılmamaktadır. Oysa insanların kendilerine has düşünceleri ve bunları söyleme haklarından doğal ne olabilir? Bu yanlış tutumu insanlara benimsetmeye çalışanlar da kimdir?

Ülkemizin artık çok ileri ve bilime dayalı düşüncelerle dolu olduğu söylenmekte. Ama hala psikologlara deli doktoru, felsefeye saçmalık diyenlerin, Karl Marx’ı,Friedric Nietzsche’yi, Jean Paul Satre’i tanımayanların çoğunlukta olduğu bir yerde bu nasıl kabul edilebilir? Kimin tarafından konulduğu anlaşılamayan etik kuralları, insanların içlerinde bulunan yetilerin ortaya çıkmasını engellemekte, onun yerine taasubiyet dolu bir hayat yaşayan bireyleri oluşturmaktadır. Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşananlar buna örnek gösterilebilir; gencecik kızlar hiç tanımadıkları kişilerle evlendiriliyorlar. Çünkü kızların okuması, onlarca doğru değil ve eğer okurlarsa, diğer okuyanların olduğu gibi günahkâr olacaklar.(!) Dünya yalnızca onların yaşadığı yerlerden ibaretmiş gibi geçen bir hayat, çeyiz hazırlayıp, mahallede laflayarak geçen bir hayat… Erkek Çocukları içinde durum farklı değil; yalnıza 1. Ve 2. Sınıfları okuyup, babalarının yanında ya da başka bir yerde çırak olarak çalışıyorlar. Ne bir tarih, ne bir felsefe, ne de bir edebiyat; yalnızca törelerini öğrenip, onların uygulayarak geçen bir hayat… Oysa bıraksalar, ne mühendisler, ne psikologlar, ne fizikçiler çıkacak onların içinden! Ya da bıraksalar da yalnızca düşünebilseler; Kendilerine göre, doğruyu-yalnışa, iyiye-kötüye karar verebilseler. Bu konu eleştirilirken ‘’21.yy. Türkiye’sin de bu nasıl olabilir?’’ gibi yorumlar sarf edilmekte. Ama olması gereken, belirli bir çağ yâda yüzyıl ile sınırlı kalamaz. İnsan aklı her zaman aynı donanıma sahiptir; önemli olan içindekileri ortaya çıkarabilmektir. Ortaçağ Avrupa’sında da düşünsel ve fiziksel yetilerini ortaya çıkarmış insanlar elbette ki vardır. Ve bu insanların çoğalması ile Rönesans ve Reform hareketleri gerçekleşmiştir. Yani bir gerçeklik topluma mal edilemez; topluma oluşturanlar bireylerdir ve gelişimde, gerileyişte onlarda gerçekleşir.

Cenneti cennet yapan içinde bulunan yaratıcılıktır. Buna Tanrı’nın yaratıcılığı demek ne kadar doğrudur bilinmez. Çünkü henüz yaşarken etkin olan yaratıcılık, insanın yaratıcılığıdır. İnsanın yaratıcılığının en güzel örnekleri de edebiyat, resim, müzik, tiyatro, heykel gibi alanlarda verilmektedir. Ancak özellikle de resim ve heykele tamamıyla sapkınlık gözü ile bakılmaktadır. İnsanı en doğal halleriyle gözler önüne getiren bu eserler ve sanatçılar toplumdan dışlanmaktadır. Argo sözcük ve küfürler ise dillerde bolca yer etmektedir. Oysa biraz Montaigne okunsa, onun bu konu hakkındaki düşünceleri, bu yola ışık tutacaktır.

Art bir niyet aramak değil niyetim. Ama neden ibn Rüşd’lerin, Fuzuli’lerin, İbrahim Çallıların Attila ilhan’ların yetiştiği ülkemizde, bu gibi değerlerimiz ve yetişecek olan yeni diğerlerimiz yadsınmak isteniyor? Neden edebiyata, resme, siyasetin felsefesine, heykellere gereken önem verilmiyor? Neden magazin haberleri için ayrı ek verilirken, edebi ve sanatsal yazılar birkaç sayfa ile sınırlı kalıyor? Bir operaya yâda bir konferansa gidebilmek için neden işimizi yapmamız bekleniyor? Çünkü; televizyonlar hayatımızda önemli bir yer etmiş olmasına rağmen, yapılan tartışmalar, siyaset yâda din ile sınırlı kalıyor. Ölen bir siyasetçi için anma törenleri yapılırken, sanatçılarımızın ölüm tarihleri bile hatırlanmıyor. Bazı kesimlerin uygun görmediği konular ağza alınamıyor. O zaman Nietzsche haklı mı? ‘’Ahlaksal buyruklar, elitlerin halk sınıfını daha kolay yönetmek ve uyutmak, uyuşturmak için geliştirdikleri soyutlamalardan başka bir şey değil mi?’’Evet insanlar kendi etik anlayışlarını ve yaşam içimlerini uygulayamadıkça, Nietasche haklı. Ve bu yanlışlıkları ortan kaldırabilmek için, düşünce ortamı yaratılmalı ve kitap okunmalıdır.


Cehenneme gideceklerin, daha sonra yerlerine alışacakları söylenir. Bunun gibi bizim ülkemiz de cehenneme çevrilip, alışmamız mı istenecek? Fakat ben bu cehennemi gereksiz ve insanlık onuruna ters düşen bir durum olarak görüyor ve içlerimiz de bulunan cennetin oraya çıkarılmasını, büyük bi samimiyetle diliyorum.

Tüm bu üzücü durumlara rağmen, ülkemizin mükemmel tarafları da göz ardı edilemez. İnsanlarının, düşünme kabiliyetlerinden doğan felsefi düşüncelerinden dolayı değilse de Allah inancından doğan, korku ve iyilik yapma istekleri, diğer insanlara acıma ve devamlı yardımcı olma istekleri, yaşanılması bir yer haline getiriyor ülkemizi. Aynı zaman da temizliğe ve çalışmaya olan düşkünlükleri, tüm kötü durumlara rağmen iyi taraflarını da görebilme kabiliyetleri, gelecek nesiller için umut vaat edici durumlar ortaya çıkarıyor.

Ülkemizde, farklı düşüncelerden doğan kutuplaşmalar oluyor ve belli ölçüde kaldığı müddetçe de olması gerekiyor. Çünkü hep aynı düşüncelerin olduğu bir yerde ilerleme kat edilemez. İnsanların en doğru yolu seçebilmeleri için önlerinde birçok seçeneğin bulunması gereklidir. Nasıl demokratik bir seçimde birçok partinin olması, demokratikleşmenin başlıca göstergesi ise, bu da gerçek bir düşünce ortamında olması gerekendir.

Montaigne’nin dediği gibi, kötülükleri doğaya göre değil, çıkarlarımıza göre değerlendiriyoruz. Bazı kesimlerin ortaya koyduğu kurallar, bireysel ilerlemeyi engelliyor ve gün geçtikçe toplumsal tabu haline geliyor. Ama toplumsal tabular var oldukça, kalıplaşmış doğrular ve iyiler, yanlışlar ve kötülerde var olacaktır. Bu yüzden olması gerektiği gibi bir Türkiye için tabular yıkılmalı ve insanlar bilinçlenmelidir.


önceki eser / sonraki eser