Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu: perçem32
Eser sıra no:100223.02


ÖLMEK Mİ GÜLMEK Mİ?

Güneş, gökyüzü ve engindir deniz; gece, karanlık ve insanların derindir iç yüzü…
Hayat ağlarken gülmek, yaşarken ölmek gibidir. İnsanın acıları kadardır mutlu olduğu anlar. Mutlu olmak istediği için dertlidir insan, mutlu olmak istediği için dertlenir. Sevinçleri kadar ağlamasına sebep olur hayat… Kahkaha attığı kadar güler, sevmek istediği kadar sever. Günlerin azalırken fark etmeden kaybedebilirsin hayatı. Bir böcekse; bazen bir gülde hayat bulabilir, bazen de güzel bir günde seyrederken uçurum kenarında ölen insanları…

Gün olur bir tohumda bulur hayatı. Nasırlanırken onu diken eller, filizlenir. Su ile havanın, geçmiş ile geleceğin sentezidir artık o tohum. Renkleri farklı olsa da farklı yerlerden tat alsalar da birlikte zorluklara karşı dururlar. Ve zamanla gökyüzüne selam verir dalları, rüzgârı selamlar, ulaşılmaza ulaşmaya çalışır. Asidir; yaprakları, bulutları özler... Kökleriyse dayanamaz ışığa yaklaşmaya, onunla karşılaşmaya. Bağlanmaktan kaçar. Onun içindir ki gidebildiği kadar gider. Zamana karşı koymayı bıraktığı gün döner bakar arkasına, çiftçinin kaybettiği hayata, tohumun geri bıraktığı doğaya. Kaçmaya çalıştığı dallar ederken dansını toprağın kokusunu, yer altının güzel ama acısını, gerçeğin tadını alır kökler.

Çirkin ile güzelin arasındaki ritimdir iyi. Aşina olmuş kulakların farkındalığa davetidir iyi. İyi olmak çaba sarf etmektir. İyi olmak, hasta yatağında acılar içindeyken bile acılarından çok sevdiklerini hatırlamaktır aslında. Yaşamın sıradanlığı arasında şeytanın kara kutusudur iyi. Bileklerin kesikken, gözlerine hayat kan ağlatırken gülebilmektir iyi. Ve geçerken zaman, yaşamak, bir odada kilitli kalmaktır. Odanın çaresizliğini tadıp çareyi bulmaktır. Kötünün içindeki iyiyi tatmaktır. Kötünün güzelliğini yaşamaktır. Aşkı, sevgilinin gözlerinde bulmaktır. Hayat, yaşandıkça hayattır.

Güneş bir körün gözünde doğar aslında. Bunca yıldır gökyüzüne bakmayan insan gözlerini kaybettiğinde görür aydınlığı. Özgürlük çıplak ayak yürümektir, çakıl taşlarını hissetmektir ancak bunu fark ettiğinde ayakları yoktur elbet! Kanla yıkanırken çakıl taşları, damarlarından akan, zamanla yıkanmış bu toprağı sevmektir aslında. Bunun farkına varmalı. Bu gül kokusu sinmiş toprakta yürürken kasvetli başını eğmeyen millet, ilelebet ebediyete selam verdirtecek, unutulmamalı! Kör olmadan önce güneşi görmenin, sağır olmadan martıları dinlemenin, konuşabiliyorken bağırmanın, şehit düşmeden toprağa sarılmanın, kalbin atıyorken sevmenin tadına varmamak, yaşarken ölmek değil midir aslında?

Gözlerinde süzerken gökyüzü, mazide kalmış birkaç fotoğraf belirir bulutlarda. Sinede saklanmış yaraları örter beyaz topraklar; bir siren, bir silah, birkaç ölü ve dahası da… Ellerinle dağıtmaya çalıştığın yaralar uzaktalarsa da, uzak da yakındır karanlığa. Tadarken son sahneyi her illet sana işletir her zerreyi yaşarken bilmediğin her dakikanın verdiği lezzet şimdi çok uzaklardayken. Eğer uzatmaları yaşatırsa ölüm, çektiğin acılar gerçektir aslında. Her soluğun, her nefesin kendini bulması yeniden doğuştur elbet eğer taşıyabilmişse yüreğin ölümü! Her tat acıdır veya tatlıdır tadarken dilin, bedenin tada ihtiyacıdır bu.

Duygularının taşıyamadığıdır gözyaşı, gözlerinin baş tacıdır gözyaşı. Sevgili için dökülür, ana baba için dökülür, Tanrı için dökülür, vatan için dökülür, belki her şey için dökülür, belki nedensiz dökülür. Eğer o gözyaşı toprağa ulaşırsa, duygu toprakta var olur. Gözlerin taşıyamadığını toprak kabullenir. Duygu büyür, o kadar büyür ki toprak atar onu, istemez artık. Su çağırır yanına iyisiyle kötüsüyle kabul eder onu. Yanına çağırır, gözlerinde büyütür onu. Ateşle yaşamayı öğretir ona. O kadar ateşten etkilenir ki zamanla sudan uzaklaşır ve ateşe dönüşmeye başlar. Bunu fark eden su, ondan gitmesini ister. Ateş, kendisinin en güçlü olduğunu ve onu istemediğini söyler. Su ve ateş arasında kalan duygu kendine bir yol çizer. Su olur bir yarayı söndürür, ateş olur bir karınca için kıyamet günüdür. Ve bu da duygunun ölümüdür. İyi ve kötünün birlikteliğidir yaşamak. Hangi tarafta olursan ol su gibi, kısa ve sessiz geçerken ömrün, alevlenen hayatından küller kalır maziye…

Etrafını sarmışken ölüm çemberi, o anda hayat bulmak, insanı iyiliğe götüren kestirme yoldur. Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız hayat, yaşadığımız yer, ailemiz, arkadaşlarımız, ülkemiz, sağlığımız kaybettiğimizde üzüleceğimiz, farkında olamadığımız gerçeklerdir. Öyle günler gelir ki hissetmediğin vefalı, asırlık dostun teklemeye başlar aniden. Eski günlerde kalmıştır artık ilk sevgili, ilk gözyaşı, evlilik ve ilk kez bir akrabanın vefatı… Bunlar gibi belki de binlerce mutluluk binlerce acı… Sessiz sırdaşının belki de son hıçkırıkları. Bazen o kadar sessizdi ki hissetmezdin varlığını. Rıhtımda izlerken hayatı yıllardır durmayan kalbin sendeler. Birkaç siren, birkaç gözyaşı… Eğer son bir şansın varsa, gözlerini açtığında devam edersin, kederiyle umuduyla bir daha sarılarak hayata…

İşte, memleketim de böyledir! Her taşı bir şeyler öğretir insana. Şeytanıyla meleği sevmeyi, gecesiyle gündüzün kıymetini, ölümüyle yaşamın kudretini… Böyle bir memlekettir ki bir de bu al bayrak… Sallanırken dalgalı nefer olur bekler, o cenge düşmüşse eğer kefen olur gider. O gün, gözlerinde ne geçmişin acısı ne de keder. Toprağına diktiği kahkahaları, gözyaşları, ona ‘benim’ dedirten bütün yaşları sonsuza dek onu bekleyecek!..


önceki eser / sonraki eser