Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu: nazar boncuğu41
Eser sıra no:100219.15


ANADOLU: TARİH DOĞMADAN ÖNCE DOĞAN TOPRAK

I.

“Tarih: Bilinmiyor
Tanrı topraklarını seçecekti
Gözü her yeri gezdi
Anadolu’ya gülümsedi
Tarih ebesinin kucağına doğmamıştı daha
Tanrı topraklarına bekçi seçecekti
Gözü her milleti gezdi
Türkleri seçti
Bekçiyi toprağın sahibi yapacağı henüz bilinmiyordu”

Böyle başladı Anadolu’nun hikâyesi. Bu hikâye belki de kutsal metinlerin en eskisiydi… Anadolu hala genç oysa... O doğarken takvim ölmüştü. Medeniyetlerin annesi her çocuğunun ölümünü görüp onları, topraklarında derin bir uykuya daldırmışken yatmayı hiç düşünmüyordu o uykuya. Daha Türkler gelmemişti, beklemeliydi.

II.

M.Ö 2000,Hititler… Anadolu’nun geçici efendileri… Görevleri: Uygarlık sayfasına birkaç satır yazmaktan ibaretti. Onlar bu görevi Anallarla yerine getirdiler.
M.Ö 8.yy, Frigler… Anadolu’da tarım yaparken bir genç kızın saçını tarar gibi işlediler toprağı. Bereket tanrıçası “Kibele” doğdu. Hamile doğmuştu Kibele, karnında verimli ovalar vardı.
M.Ö 1200,Lidyalılar… Değer ifade eden parayı, değer ifade eden topraklar olan Anadolu’da buldular.

III.

“Belki bir Sümer Zigguratında belki bir Mısır piramidinde bir kâhin ve bir kehanet…”
“Anadolu’nun sahipleri Asya’dan gelecek: Türkler… Onlarla Anadolu’nun düğününü görür gibiyim.

IV.

Zaman her zaman olduğu gibi çabuk geçer…
26 Ağustos 1071,Malazgirt Ovası…
Ölüme koşan atlıların naraları atların nal seslerine karışmış. Alparslan’la Anadolu’nun düğün müziğini çalıyorlardı. Anadolu’nun duvağı açılmıştı. Zafer Türklerindi ebediyen.
“Ne kadar sevgili idi ise
Selahattin’e Kudüs’ü
O kadar sevgili idi
Alparslan’a Anadolu’su”

V.

Zaman her zaman olduğundan daha da çabuk geçer.
1299…Ey Bizans! Kızın Konstantinopolis’i gelin alacaklar doğdu… İşte Osmanlılar!
Dedemiz Fatih’in nikâhlısı İstanbul’la baş başayız. Kucağında uyuyakalmışız düğünlerini dinlerken…
1918… Uyandık, bir de baktık; İstanbul ağlıyor. İşgalciler çizmeleriyle narin tenine değmekteler. Dedemiz Fatih, mezarını zorluyordu çıkıp hesap sormak için…
Mustafa Kemal saygıyla aldı görevi Fatih’ten.
“Gözlerinde okyanusları dalgalandıran adam, denize dökmeye gelmişti düşmanı…”
29 Ekim 1923…
“Dokuz canlı Türkler öldürülemez, belki uyutulabilirler. Eğer uyuduysak işte uyandık!”

VI.

İşte buydu kutsal hikâye. Biz Türkler, bedava olan şeylerden hoşlanıyor görünebiliriz, ancak bedava topraklardan hoşlanmayız. Bu toprakları kanlarımızla aldık. Oldukça pahalı değil mi? Cehennem olup bizi yakmasıyla Cennet olup bizi yaşatması arasında bizim için bir fark yok. Muma âşık olup etrafında dönen pervane gibi ona değdikçe yansak ve onun uğrunda ölsek, onun bizden haberi bile olmasa yine kırılmaz, aşkımızı arttırırız ona. Kadehlerine akan kanımızı doldurduğumuz Divan Edebiyatımızda böyle değimliydi aşk…

“Bu topraklara atılan “Aşk” tohumu bizim
Topladığımız “Aşk” meyvesi bizim
Suyu, güneşi, sevgisi biziz “Aşk” bitkisinin”

Fatih, Yavuz, Kanuni ne kadar bizimse; Abdülhamit, Mehmet Reşat, Vahdettin o kadar bizim. Zaferler ne kadar bizimse mağlubiyetler o kadar bizim. Yükselme devri ne kadar bizimse Lale Devri ve laleler o kadar bizim. Camiler ne kadar bizimse Kilise ve Havralar o kadar bizim. Çığlıklar ne kadar bizimse suskunluklar o kadar bizim. Yunus Emre, Hacı Bektaş, Hacı Bayram, gönül camisinin avlusunda sema edip yıldızları kıskandıran güvercinleriyle Mevlana bizim. Dirilmekler ne kadar bizimse ölmekler o kadar bizim. Yağmuruyla Karadeniz, sıcağıyla Akdeniz, dantel kıyılarıyla Ege, İstanbul’u ile Marmara, dağları ile Doğu Anadolu, tahılıyla İç Anadolu; din, dil ve ırkın kardeşçe dolaştığı Hatay’ı ile Güneydoğu Anadolu bizim. Aydınlıklar ne kadar bizimse karanlıklar o kadar bizim. Çok “bizim” dedim çünkü biz “çoğuz”, her değeri kardeş payı dağıttım. Biz kim miyiz? Biz, Türk’üz, Kürt’üz, Çerkez’iz, Arnavut’uz, Laz’ız, Gürcü’yüz, Ermeni’yiz, Rum’uz, Süryani’yiz, Musevi’yiz. Biz; Anadolu’nun çocuğuyuz, aynı gecenin çocukları, aynı boşluğun yankılarıyız. Ağlaması gülmesi bir çocuklar…

“Anadolu’da bir satranç oynandı
‘Şah’ diyen çok oldu,’Mat!’ diyense tek”
Türkler!”


önceki eser / sonraki eser