Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu :mavi10
Eser sıra no: 100218.15


ÜLKEMİN GÜVERCİNLERİ

Ne harâbî ne harâbâtiyim
Kökü mâzide olan âtiyim

Her kusur biraz masum, her bahar biraz mahcuptur, tarihin kokusu bir râyiha gibi uçup giderken. Cibâli’den tâ Kumkapı’ ya kadar kaç büyük yangın yaşandı, kaç yeniden ihyâ… Köprüler yıkıldı, köprüler yapıldı yeniden. Değerler… Bir yandan eğlence çılgınlığı ve israf gırla giderken, öte yandan köprü altlarında ve mezbelelerde yaşam kol koladır bu ülkede, merhamet yalnızca lugatlerdedir artık. Benlik davası ve popüler olma kaygısı öne çıkmış, değerler yalnızca alaya alınacak bir mefhum olmuştur çok zaman.

Modernleşmenin harâp ettiği ruhumuz, mezarlarına çekildi yeni evlerden. İşte bu çapaçul, bu tuhaf binalardan duyduğum dehşet, surların yıkıntılarında ıslah olur en çok. Bu pop ve pek şarkılardan alamadığım hazzı; eski zaman şıracılarının, bozacılarının seslerinden ve çıngıraklarından alırım.

“Bu atlılar da kim bizi şaşkına çeviren? Korkusuzca girdiği şehrin ayak ucunda, bembeyaz atının yularından tutup da şâha kaldıran…?Ya diğerleri? Etrafımızda dönemeyecek kadar başımızı döndürenler kim? Geride bıraktığı tozlarla gözlerimizi ovuşturduğumuz hâlâ...” Cemil Meriç’in Kaâbil Kompleksli Türk aydını, bunları düşünerek gözlerini ovuşturur durmadan. İpleri göremez onlar. Kulaklarını tıkamışlardır şıracıya, bozacıya, sucuya. Firârdadır onlar:

“Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.

Ben, bir kış sabahı okudum “Aziz İstanbul”u Yahya Kemal’den, o sabah ayırt ettim taşın, toprağın her yerde aynı taş, aynı toprak olmadığını.

“Haydi azîzim, haydi oradan” diyordu o: “Her deniz sahili aynı mıdır diyorsunuz! Biraz rutûbetli toprak, hissedilmeyecek kadar tuz, serin hava, mavi su gibi şeylerden mi ibarettir sanıyorsunuz!”

O sabah derin bir uzlete çekildi İstanbul’un hüviyetinde ülkem. Bursa, Edirne, Van, Hatay… Bunlarla ilgiliydi Yedikule. Ben de Yedikule’den Eyüp’e uzanan yolda yürüdüm. Topkapı Sarayı’na indim sonra, her kaldırımı bir kervansaray binip konaklayarak. Yürüdüm... Cebimdeydi aziz İstanbul, nasıl dururdum, tarihimden kopuk ve şuursuz yaşamanın acısı ile kavrulmuşken. Geçerken Hırka-i Saâdet Dâiresi’nin önünden, Türkkârî pencereden içeriye baktım. Bir hâfız Kur’an tilâvet ediyordu. Birkaç dakikada dört asır seyretti bu pencereden içeriyi. Üsküdar, Fatih ve dahası Edirne, Bursa, Çanakkale minârelerden baktı bu yana. Kadıköy, Şişli, Ankara bakamadı. Minâresi yoktu bu yerlerin. Seslerini duyamadı şerefeleri. Zamanın raylarında kayan garip sesleri işitemediler. Sevinçliydi Üsküdar, Fatih; ne ki buruk bir sevinçti duydukları. Komşu hakkı gözetilirdi bin yıldır bu memlekette.

Bir vakitler musluklarından şerbet, ayran, süt akıtılan çeşmelerimizin önünden geçerken, şimdi bir köşede unutulmuş olduklarını, cânım “Sahib-i Hayrat” yazılarının altında muhtelif sigaralar, tomar tomar gazeteler satıldığını, ticâri kaygıların insanî duyguları alt ettiğini gördükçe cız ediyor yüreğim. Neyse ki revakların altında oturup, çayımı yudumlarken Şehzâdepaşa Camiinin avlusunda, birkaç saat içinde Paris’te öğle yemeği yesem asla böyle ferahlayamam diyorum.

Ülkemin her köşesi bir nefestir bana; reyhan, ıtır, sardunya kokan. Toprağı buhurludur, canlıdır her taşı. Demirkazık, doruklardan mendil sallar katran ağaçları ile. Biraz kibirli, kuru olsa da katran ağaçları, yetiştirir mesajı Yeditepe’ye. Çiğdemler. Mektubunu getirir Toroslar’ın, uzaklarla konuşum surlardan. Kulağımı en çok yıkık taşlarına dayarım surların, usulca annemin dizine koyar gibi başımı. Nârindir, kıymet bilmeyene açmaz ağzını. Taşlar kımıldar, parıldayıp pembeleşir sonra.

Erciyes, Palandöken’den kalkan güvercinler, Yeditepe’ye konarlar İstanbul’da. Ülkemin yağmurlarından alırlar seslerini, gagalarından bereket damlar her ötüşte. Fatihli, Mihrimah Sultanlı, İstanbullu, Edirneli güvercinler… Çiçeklerimizin kokusu vardır tüylerinde…

Gittiğim her yerden, her şehir, her sahilden bir taş koyarım cebine. Dağlar, eğilip almazsam taşını kırılır, küser sanırım. Bu zamanlarda “Kara Orman” dan seslenir Heidegger: “ Taşın bir tarihselliği var.”

Yolcuların ayaklarına sürtünen bir yokuş. Yokuşa refâkat eden duvarların üstünde kediler. Arnavut kaldırımı taşların arasına saklanan küçük sarı çiçekler. Kaldırımın sağına ve soluna dizilmiş destarlı, dal sikkeli, azîziye fesli, seyfî külahlı, serpuşlu, kallâvi kavuklu, mahmudiye fesli ve çiçek demetli mezar taşları… Misâfirlerini böyle karşılar Eyüp Mezarlığı.

Taşlar, mezar taşları… Onları böylesine önemli kılan nedir? Tarih! İstanbul, Edirne, Çanakkale ve daha nice mekânlarımızın mezar taşlarında mücessem değil midir tarihimiz?

Her biri üç sanatkârın elinden çıkmış mezar taşları… Servi ağacından bir dal kıvırıp onu taşa geçiren nakkaş. Merhumun künyesini taşa ezberleten mermer ustası. Her kıvrımı için ter döktüğü kitâbesi taşa nakşolunurken, zerre kadar hata yapılmasına fırsat vermemek için mermer ustasının başucunda bekleyen hattat. Böylesine kıymetli olmasalardı, mezar taşının çalınmaması için Fatihâ’sından geçer miydi Şâir Eşref:

“Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allah için,
Gelmesin, reddeylerim billâhi öz kardeşim
Gözlerim ebnây-ı âlemden o rütbe yıldı kim
İstemem ben Fatihâ, tek çalmasınlar taşım.”

Çalmak için değil elbet, dokunmak için taşa uzanır el. Harflerin üzerindeki kabarcıklar parmak uçlarından öper onu. Harflerin üzerindeki yarıklardan gelir kuş sesleri. Bu sırada Necip Fazıl’ın kelamı dökülür dillerden:

“Ey gönül! Madenin ne kadar yufka
Yeter ağlamana bir kuş ötüşü.”

İşte, nereye baksak, taşın bile bir tarihselliği, değeri var.
Bu efsâne diyârın güzelliklerini görmek isteyenler, tarihine gerçekten inanarak bakmalıdır… Böylesine kolayken keşfetmek onu; Hangi güneştir ki gözleri kör eden, çinilerin ve minyatürlerin ruhları yüzerken bu topraklarda? Yedi düvele muştu götüren ve ekmeğini bölüşen bir yoksulla… Dilencilerin ayaklarına basmadan geçen, çeşmeleri boynu bükük koymayan ecdâdın elifleri, vavları mı? “Sâhib-i Hayrat” cümlesini yüzlerimize çevirmiş sütunlar mı? Ruhun atını şahlandıran ney sesi mi?

Bu kompleksli, bu toz toprak hüviyet, asil memleket rüzgârının eteklerine sürtünüp duruyor. Meydanı terk ederse bu rüzgâr, tozun toprağın sürtüneceği bir şey kalmayacak. Toprak, tozu dumanı katıp fırtına yaratacak bir güce muhtaç: Tarih! Boyutlara sıçramayan toprak, nasıl mutlu olur? Onu sıçratıp semalarda yüzdürecek güç vatandır!


önceki eser / sonraki eser