Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu:kalbim60
Eser sıra no:100219.05


ANADOLU’NUN BAHÇESİ

Zorlu geçen 1. Dünya savaşı… Kanla sulanan topraklar… İmzalanan Mondros… Başlayan haksız işgaller… Kuvay-ı Milliye ve direnişler… Sarışın bir komutan ve arkadaşları… Kongreler… Misak-ı Milli… TBMM… Ölüm fermanı Sevr… Akılcı bir strateji ile yapılan savaşlar, elde edilen zaferler… Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti…

Cumhuriyetin ilanından sonra devrimlerin ardı arkası kesilmedi. Medeni kanun kabul edildi; fes, sarık, takke, peçe atıldı; tekkeler ve türbeler kapatıldı; soyadı kanunu kabul edildi; kadınlara seçme ve seçilme hakları verildi; öğretim birleştirildi; Latin harfleri geldi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kuruldu. Atatürk’ün elindeki çorak toprak, yapılan devrimlerle yeşermeye, türlü çiçekler açmaya başladı. Peki neler oldu da bu misk kokulu bahçede dikenler türemeye başladı? Neler oldu da filizlenen çiçekler çürümeye başladı?

Devrimler sonunda ele geçen rakamlar halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmediğini gösteriyordu. 16 milyon Türkiye nüfusunun sadece 2,5 milyonu okuma yazma biliyordu. Bu 16 milyon nüfusun da %80’ini köylüler oluşturuyordu. Devrimler köylere ulaştırılamamıştı. Bu vaziyetteyken kalkınma nasıl gerçekleşecekti? Çağdaş medeniyetler seviyesine nasıl ulaşılacaktı? Yolun doğrusu nasıl bulunacaktı?

Atatürk’ün ölümünden sonra cumhurbaşkanı İnönü, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç işbirliğiyle köy enstitüleri adında bir kanun meclise sunuldu. Bu kanun meclis tarafından kabul edildi. Fakat oylamaya katılmayan üyeler sayıca dikkat çektiler. Bu durum, ilerde doğacak muhalefetin habercisi gibiydi.

Köylerden alınan çocuklar bu enstitülerde güzel sanatlardan modern tarıma, marangozluktan edebiyata kadar birçok alanda yetiştirilip, mezun olduklarında köylerinde öğretmen olarak görevlendirileceklerdi. Bu şekilde köylerin kalkınması gerçekleşecekti.
Köy enstitüleri, eğitirken üreten bir kurumdu. Öğrenciler tarım derslerinde öğrendiklerini toprağa uyguladıklarında olumlu sonuç alıyorlar, toplanan ürünlerle besin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Köy enstitülerinde fikir özgürlüğü de yaşanmaktaydı. Haftanın bir günü sadece o hafta yapılanların eleştirisine ayrılıyordu. İşini kötü yapanlar, bütün öğrenciler karşısında hesap vermek zorundaydılar. Bu sistem enstitülerde adaleti sağlıyordu.
Gün geçmiyor ki tıkırında işleyen bir kurum, çıkarlarına ters düşen kişilerce lekelenmesin. Köy enstitülerinde kız ve erkeklerin birlikte eğitim görmesi, bu öğrencilerin çalıştırılması, kurumun adının lekelenmesine sebep oldu. Enstitü komünist damgası yedi. Gerek iç karışıklık, gerekse çok partili döneme geçişteki oy çıkarları, bahçedeki asil çiçeklerden birinin çürüyüp yok olmasına neden oldu.

Bu konuda düşündürücü unsur, atılan iftiraların tutarsızlığıdır. Köy enstitüleri olmasaydı bu öğrenciler köylerinde kız ve erkek birlikte yaşamayacaklar mıydı? Feodalite yanlılarının topraklarını sürmeyecekler miydi?

Enstitülerin kapanmasıyla birlikte İnönü hükümeti oy çıkarları doğrultusunda, imamhatip liseleri ve ilahiyat fakültelerinin açılmasına izin verdi. Yıllar sonra bu okulların mezunları rahatlıkla savcı, yargıç, kaymakam oldular. Peki bu şekilde devletin eli ayağı ilahiyat kökenli kişilere dayandırılmış olmadı mı? Günümüzde uygulanan gericilik politikasının temelleri o günlerde atılmış olmadı mı?

Tarihte her zaman din kemiriciliği görülmemiştir. Elbette İslam devletlerinin çağdaş yaşadığı, düşünce özgürlüğünün olduğu zamanlar yaşanmıştır. Abbasiler Dönemi’nde Arapça’ya çevrilen Yunan bilim ve felsefe yapıtları, halife Me’mun döneminde kurulan Beytül Hikme ile birlikte hız kazanmıştır. Bu akademide Müslümanlarla birlikte Museviler, Hıristiyanlar, Mecusiler tartışmalara katılmışlardır. Dinsel baskı olmadan harmanlanan çeşitli görüşler, akıl hürriyetini egemenleştirmiş, o döneme İslam rönesansını yaşatmıştır. Bunun yanında Endülüslü düşünürlerden İbn Rüşd de bilime önem vermiş, felsefeyle dini sütkardeş olarak görmüştür. İbn Rüşd’den ders alan Hıristiyan öğrencileri, karanlık Hıristiyan dönemi papaları tarafından aforoz edilmişlerdir.

Abbasiler ve Endülüs Emevi devletlerinin yıkılmasıyla birlikte terazinin kolları Avrupa’ya rönesansı getirecek, İslam devletlerini de karanlığa sürükleyecek biçimde çalışmıştır. Ne yazık ki İslam devletleri bu karanlıktan günümüzde de kurtulamamıştır.

Atatürk’ün yeni Türk devletine laikliği benimseterek bu karanlığa dur demesi, akılcı ekonomi politikalarıyla da beraber ülkemizin hızla kalkınmaya başlamasına neden olmuştur. Atatürk’ün ölümünden itibaren kalkınmanın durması; iktidarı, dini, çıkarlarınca kullanan kişilere bırakmış olması Türkiye’yi aydınlığa mı sürükledi karanlığa mı? Daha Atatürk yaşıyorken kurulan yer altı medreselerinin, Atatürk’ün ölümünden sonra dişlerini göstermesi ve halkın üzerinde yavaş yavaş egemenleşmesi Türkiye’yi göğe mi çıkardı, yoksa esarete mi hapsetti?

Halkın cehaleti şeriatçıların izlediği politikada en önemli kozdur elbette. Sağdan soldan duyduklarıyla hareket eden, bağnazlığın kara kutusunda hapsolmuş insanlarımız, farkında olmadan bu gerici orduyu oluşturmaya başlamışlardır. Bu politikayı benimseyen eğitim kurumları, çeşitli göz boyamalarla Atatürk’ün bu ülkeyi emanet ettiği gençleri kendilerine çekerek bir yandan ders verip, diğer yandan da kendilerince yorumladıkları dini bilgileri aşılayarak, beyin yıkama operasyonunu gerçekleştirmektedirler. Bu mekanlarda sıcak bir ortam yaratılarak gençlerin akıl hürriyeti yozlaştırılmaktadır. Bu davranış en başta laikliğe aykırıdır. Tarihte hangi laik devletin eğitim kurumlarında dini yorumlar nakledilmiştir?
Bu gidişe bir tepki doğmazsa, halk şeriatın elinde oyun hamuru olursa bağımsızlık için şehit kanıyla sulanan bu toprakların ne anlamı kalacak? Yıllar önce kazanılan zafere bu şekilde mi teşekkür edeceğiz, bu şekilde mi sahip çıkacağız?

Bu zafer, kolay kazanılmış bir zafer değildir. Bu zafer, “Allah Allah!” uğultusuyla düşmanı yerle bir eden kahraman Türk toplumunun zaferidir. Ne pahasına olursa olsun canlarını feda etmekten çekinmeyen Ali’nin, Mehmet’in, on beşlilerin, aydınlarımızın zaferidir. Anasını, babasını, eşini, çocuğunu yıllardır göremeyenlerin, cepheden cepheye koşanların, evlerine döndüklerinde belki de ailelerinin tanıyamayacağı yiğitlerin zaferidir. Evinin siper, ailesinin silah arkadaşları olduğu; açlığa alışan, postalı delik, üniforması paramparça mehmetçiğin zaferidir. Göğsünde taşıdığı al bayrak için savaşanların zaferidir.

Bu topraklar memleketi esarete hapsedecek maskelilerin değildir. Bu topraklar Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarıdır. Gerçek demokrasiye, tam bağımsızlığa, çağdaş olmaya layık Türk halkının topraklarıdır. Bu topraklara ekilen her çiçeği korumak namus borcudur. İstiklal, dikenleri çoğaltmakla değil, çiçekleri kökleştirmekle korunacaktır. Bahçede rahat nefes almanın yolu dikenleri yolmaktan geçiyor. Ellerimiz kanasa da, canımız acısa da…


önceki eser / sonraki eser