Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu: idealist99
Eser sıra no : 100217.02


MÜŞTEREK FEDAKÂRLIK

"Pervin Par’ı paylaşamayan, delikanlı komiser Eşref Kolçak ile bıçkın kaçakçı Hayati Hamzaoğlu, kombinezonla gezinen sarışın vamp kadın Suzan Avcı’nın evinde birbirinin gırtlağını sıkarken, kapı cart diye açılır, vicdan azabıyla yanıp tutuşan karaktersiz ebe Aliye Rona, “Durunnn” diye haykırarak içeri dalar, “Siz kardeşsiniz!'*

Şüphesiz değişim isteği,insanoğlunun en derin içgüdülerinin açığa vurulmasıdır. İnsanımıza değişmek vaad ediliyor.Değiştirilmeye çalışılıyor. Hürriyet diyorlar insanımıza,gülümsüyor.Eşitlik,onun içinde yanan bir ateşi körüklüyor. Avucuna ekmek gelmesi umuduyla "hak,adalet" diyenleri pışpışlıyorsun.Ne hikmettir ki,süregelen düzenin apaçık oyuncaklarının onlar olduğunu fark edemiyorsun.

Her gün farklı bir gündemle beynimiz işgal ediliyor.Güdülerimiz kontrol altına alınıyor.Gazete manşetlerinde çelişen ifadeler,zihnimizde bir "CIA" korkusu, gömleğimizde derin devletin kan izleri dolaşıyor.

Etnik ayrımcılık,bu aziz vatana,bu aziz ülkeye son silah olarak kullanılıyor. Fizyolojik savaşta yenilmeyene psikolojik savaş uygulanılıyor.Dinler çatıştırılıyor, diller asimetrik boyutlarda ele alınıyor,alenen manşetlerde antidemokrasi yaşatılmaya çalışılıyor. Sorunun üzerine çözüm biriktirmek yerine,çözümün üzerine suni sorunlar yığılıyor.

Çözüm...Ben,sen,o yerine biz demendir.Komşuna yemek götürmendir. Bastığın toprağı,toprak diyerek geçmemendir.Sevmendir her şeyi ile bu ülkeyi.Yeter ki içindeki vatan meşalesi sönmesin,bak nasıl çözülüyor sorunlar.

"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu damarlar, birbirini tanısın. Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelik çabalar boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir."**

1930. Mustafa Kemal Atatürk,Bursa'da böyle konuşuyor.Bundan seksen yıl önce. Yine de pek tanıdık gelmiyor mu?Yine de alkış almıyor mu duyulunca?Yine de bir umut kaynağı yaratmıyor mu günümüze?Yine de "Sen Türk'sün." demenin ne olduğunu öğretmiyor mu?Birlik olmak gelmiyor mu aklımıza doğrudan?

Birlik olmak deyince gözümüzde canlanan yalnızca parti propogandaları oluyorsa,dilini kullanmak isteyenin diyalektiğine şaşıyorsan ve laik düzenin tabanını oynatmaksa birlik olmak,geç kalınmış mıdır?

Hayır,geç kalınmamıştır.Tarih boyunca hiç geç kalmamıştır Türk.Onun farkı, zamanını beklemesidir.

Yumruğunu öyle bir vuracak ki masaya.O ki medeniyetler kabristanı Anadolu'da dik duran,o ki her irtica yandaşına oy sandığı ile tokat atan,o ki rükudan başka başını eğdirmeyen millet!

Bir tarih anımsaması yapalım.İzmir'de yaşanan bu olayı gözler önüne sermek bana gurur verecektir.

"Sai gelmiş.İzmir'in köylerinde dolaşır.askerlere gönderilecek mektupları,küçük emanetleri toplar,getirir; sahiplerine verir.Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.

Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:
-Mehmet oğlu Kara Ali!?..

Değişik yerlerden sesler yükseldi:

-Cennet-i A’lâ’da!..

-Mertebesine erdi!..

Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:

-Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!

Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:

-Ver! Buradayım!..

Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:

-Kimden geliyor?!..

-Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.

Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:

-Kadir oğlu Hüseyin!..

Değişik yerlerden cevap geldi:

-Şehit!..

-Şehit!..

Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:

-Hasan oğlu Rafet!..

-?!..

Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:

-Hasan oğlu Rafet!?..

Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dolan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:

-Musa oğlu Muharrem!..”**

Toprağın üzerinde serefsiz yaşamaktansa,toprağın altında yatmayı seref sayan bu insanlar,kuzeyinden güneyine,gayrimüsliminden müslimine, vatan için kan dökmeye hazırdı.
Gün gelecek,onların çocukları,torunları,farkında olarak ya da olmayarak,onların döktüğü kanın nihayetinde "Ne Mutlu Türk'üm" diyecekti.

Doğrunun ya da yanlışın,cennetin ya da cehennemin,iyinin ya da kötünün ne olduğunu anlayamadığımız günler için bir yırtınma,bir kükreyiştir birliktelik.Göğsünde biçareler biriktirdiğinde, omzuna bir elin dokunmasıdır.

Nefesinle yoğurduğun havana,kanınla temizlediğin toprağına sahip çıkacaksın. Dalgalanan hilal uğruna,güneşler batıracaksın.Damarlarındaki asil kana anestezi uygulanmasına izin verme.Göğsün nişane de olsa,nefesinden nefesler yaratmak olmalı mücadelen.

*Yılmaz Özdil,22 Kasım 2009,Hürriyet
**Mustafa Kemal Atatürk,1930,Bursa
***Bk. Mehmed Niyazi (Özdemir), Çanakkale Mahşeri, 19. Bs. Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004, s. 389-390


önceki eser / sonraki eser