Konusu : " Doğru veya yanlış, cennet veya cehennem, iyi veya kötü, bu ülke, bizim ülkemiz. "

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?.

_____________________________________________________________________________________________
Yazar rumuzu:ben sen o 75
Eser sıra no:100222.16


SATILMAYAN SENETLER

İnsanlar yaşadıkları yerleri severler.


Neden severler? Orada yaşarlar da ondan.

Benliğimiz örtüşür, geleneklerimiz bizi bir arada tutar. Ayrılamayız. Doğu’dan bir rüzgâr eser, çiçek kokuları, kurbanlık etler… Çocuklar koşuşturur otların üstünde ve bastıkça büyür o yeşillikler. Türkülerimiz vardır. Hikâyelerimiz dilden dile dolaşır. Türkü çığırır Türk’ü anlatır. Camilerimizin duvarlarına vurdukça ezanın sesi, huzur bulur yaşlılar. Ardından öyle bir “Ah” çekerler ki, aslında “Oh” çekmektir yılların yorgunluğuna. İnsanımız öyle saf ve sevgi doludur ki, kırk gün sizi misafir eder, öyle sadıktır ki öldürür töre uğruna. Kimi zaman “120” çocukla çıkarız yola, bazen eksi doksan derecede ölürüz emir alarak, evrensel egolar uğruna. Beynimizle değil, kalbimizle inanır, yine kalbimizle üzülürüz olanlara. Sevincimizle bir kutlama yaparız, havai fişeklerle izleriz coşkuyu. Bir kutlama yaparız zaferimizle, öldürüveririz bir çocuğu. Sonra da sadece otuz saniyelik bir haber kadar hatırlarız.

Balık kokuları gelir Ege’den rakıyla karışık, çoğu yerde lafını bile edemediğimiz. Sofra adabı, düğünler, halaylar farklıdır her biri bir ülke olan yedi bölgemizde. Kimi halay başı olduğunda mendil taşır, kimi silah; kimi küfelik olur, kimi küfeci. Yarın ikisi de bu ülke için çalışır.Her ülkede nehir, akarsu ya da kanal geçen şehirler vardır. Bizde de var hepsi. Ancak hiçbir ülkenin şehrinden boğaz geçmez üç denizi birbirine bağlayarak ve yıllara meydan okuyarak, geçse de bizimki kadar kirli olamaz. Bu kaygılı topraklarda her insan farklı düşünür. Asker olsanız Hakkâri’de… Aileniz için ne kadar onur verici ve de ne kadar kaygı verici; iki yaşında yetim bırakması evladını evladınızın. Öğretmenseniz Ardahan’da, her gün zekî çocuklarla dolar sınıf dediğiniz oda ve de sayınız gittikçe artar, soba yetmez; çünkü burada herkes üç çocuk yapar. Yine öğretmenseniz İstanbul’da, ne kadar zengini vardır ülkenin ve gelecek kaygısı olmadan büyür çocuklar. Kimisi o akşam Etiler’de yer ve der ki “ Ne güzel şehir şu İstanbul ve ne güzel akıyor boğaz” kimisi yemez ve der ki “Oyunları sadece bana bu şehrin ve ne kadar da soğukmuş boğaz”.


Adeta bir köprüdür bizim topraklar, terazidir ucunda iki farklı ağırlık olan. O dengeyi oturtmak iki dinin elçisi olmaktır. Meydanlarımızda din çatışmalarından kavgalar görülebilir, ama çay sevgisiyle arkadaş olan başpiskoposla bizim İmam Hilmi, sohbetin arasında gülerek izler bunları. Onlar yirmi yıldır o çayı birlikte yudumlar. Yazları tatile ülkemizin güneyine hücum ederiz, kışın Uludağ’a, İlkbahar’da ne güzel olur rüzgâr ve değişemeyiz Kapadokya’yı sonbaharları dünyalara. Dört dörtlüktür, dört mevsimde güzelliğimiz, bereketimiz. Bu ülkede sarı, rengini güneşten; mavi, denizden ve yeşil, ağaçlardan alır. Bütün anasınıfına giden çocuklarımızın kafasında öyle yer eder. “ Hep sarı, hep mavi, hep yeşildir elbiseleri…” Dört mevsimi yaşayan ülke sayısı azdır dünyamızda. O yüzdendir ki ithal ederler yiyeceklerini ve de genellikle görülmez verimli topraklarda İsrail tohumlarıyla domates büyütüldüğü…

Çanakkale’de Kurtuluş için 5 kurşunumuzun beşini de düşmana sıkmak içindir yeminimiz. Böyle büyütüldük. Aynı zamanda çoraptan yapılan toplarla da oynarız harpten sonra Anzaklarla. Zamanla kuklalarla eğleniriz cephede.Demokrasi hâkimdir ve son kararı liderler verir. Bu oyunda bize kitaplar okutturulur ve kendi başlarına öğrenir çocuklar Mevlana’nın öğütlerini. Tarih kitaplarında yakın tarihe yer yoktur. Napolyon’u daha çok biliriz Şeyh Bedrettin’den. Tek fark “Para, para, para” biz de pek popüler değil. Üstelik bilmez çoğu tarih hocası Torlak Kemal’in yerini; fakat ne olursa olsun, zengini de fakiri de aynı coşkuyla güler anlatılan Bektaşi fıkrasına…Kapalı kapıların ardını açmayız. Görmüş geçirmiş dedelerimiz bu yüzden bizi tehlikelerden ve devlet işlerinden korumaya kalkarlar. Bıyık şekilleriyle siyasi görüş anlamak pekte şaşırtıcı değildir.


Biz öyle bir ülkeyiz ki, şairimizi, yazarımızı, sanatçımızı sürgün edip, öldükten sonra meşhur ederiz. Anlayın ki bu sanatçıların eserleri elli yıl sonra yüz temel eser arasına girecek ve dikkat: “Bu sadece bize özel bir politikadır.” Biri de yaşarken göremez olup biteni. Ölmesini de beklemeyiz her zaman, biz öldürürüz. Ertesi sabah yine otuz saniyelik ajans haberleri, yine pankartlar açılır “anti-…”ler tarafından ve “ Hepimiz ……’yız” oluruz. Öteki sene sadece elli kişi olarak o meydanda ne kadar destekçi olduğumuzu gösteririz. Konserden sonra otel odası bastığımızda olur.”Damgalarız” Kürt diye. Hâlbuki bilmeyiz ne kadar ecel teri döküldüğünün Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza. Kanlarla büyüdüğünü bu ağaçların! Aslında ne kadar kardeşçe, barışçıl olunduğunun. Aslında onlarında “mühendis, doktor olma şanslarının olup mor binliklerle senet gibi kullanabilecek” olduklarını. Biliriz de bilmeyiz. Senelerce bekler bizim insanımız, masa başında, cam önünde, takvime çarpı atarak ve ya birçok yolu eskiterek. Çocuk yaştan strese girer kadın, erkek. Hayatını garantiye almak isteyen insanlarımız aslında bu süreçte hayatının yarısından çoğu kaybeder. Zorlu etaplardan sıyrılmışken başarıyı hakkıyla isteyenler “Amacıma ulaştım” derken torpil önüne geçer bu kez ve “Alınyazısı” der bilmeden bu acımasız oyunun nasıl oynandığını. Kadere inanır bizim toplumumuz. Kimi güçler gerçekten de yazar Tanrı yerine onların kaderini.Ne yapalım “alınyazısı”…


Yirmi beşinde çalışmaya başlar. Altmış, yetmiş yaşında emekli olur, bilmeden, ummadan seneye yine çalışacağını. Aslında bu yüzden sigara içer Hatice Teyze ve bilmez gelen turistler bu kadının yüzündeki kırışıklıların sebebini. Sadece güler yüzlü, gözünden merhamet fışkıran dul bir kadındır o. Kahvemizde tavla oynarken Hüseyin Amca, atacağı zarı değil, akşam yiyeceği azarı düşünür. Oğluna alamadığı bilgisayara yanar ve gelmez eve o akşam. Önceki maçta ne kadar küfür ettiyse, her maç o kadar bağlıdır takımına ve hangi takımı tutuyorsun diye sorduklarında “Milli takım” der.Statlara girdiğimizde kapıları zorlarız ve otuz bin koltuk varsa, otuz bin kişi ayakta izler maçı. Doktoru, parasını alamadığından borç parayla bilet alan işçisi, avukatı, ev hanımı, komünisti ve faşisti aynı duygularla bağırır. 11 kişilik değil 70 milyonluk bir oyundur artık bu. Özgürlük için verdiğimiz mücadeleyi kutlamak 29 Ekim’dir yurtta. Kısa zamanda yapılan büyük devrimlerin lideri Atatürk hatırlanır bu günlerde. Kimileri o güne gerek duymaz; çünkü unutmamıştır hiçbir zaman rozetini takmayı işe giderken ve giderken bu devlet avuçlarının içinden, en çok o bağırmıştır meydanlarda. Bayraklar asılır kara tahtaların üstüne 23 Nisanlarda. Öteki Nisan günü bütün halk tartışır 1 Mayıs bayramında ne olacağını. Bu yüzden bir günlüktür çocuk bayramları burada. Aslında tek bayramdır çocuklar için dünyada. Ne yazık ki anlamazlar neler olup bittiğini bu günlerde. İşçiler sevinir bayram olduğu gün, camcılar da sevinir. Turistler için hazırlanmış kitapçıklarda yazmaz Türkiye. Türkiye’yi insanları yazar.Kaderi böyle değişir ülkenin. Yaşanılan hatıralar günden güne değişir; ama küfretsek de, sevsek de, ayrılsak da o en değerli sevgiliden, bir tek şu topraklardan ayrılamayız. İnsanlar yaşadıkları yerleri severler. Görmesek de çoğu yerini, gezmesek de bütün illerini karış karış, aşk dolu hikâyelerin geçtiği bu köy bizim köyümüzdür.


önceki eser / sonraki eser